Fransa'da tırmanış

Son zamanlarda yeniden yollardayım… İstikamet şampiyonlar ülkesi Fransa…

Dünyanın kuzey ucundan aşağıya güneye doğru Polonya ve Almanya’yı geçerek sonunda Lyon / Fransa’dayım.  İçi on beş tane dansçı kızla dolu minibüsle iki gün ve binlerce kilometre süren uzun ve değişik bir yolculuk… Oto-stop’ta şansın bu kadarı olur mu demeyin, benim yaşamımda ne zaman, ne olacağı pek belli olmuyor… O kadar dansçı kızla birlikte, binlerce kilometre… Bu ayrı bir hikâye…

17 Mart 2012 gecenin geç saatlerinde Fransa’nın Lyon şehrine bağlı Vaugneray adlı küçük bir köye ulaştık. Bu köyde yedi gün konaklayarak neredeyse her gün tırmanışa gittim… Lyon şehri yakınlarda yarım saatlik araba yolculu yaparak tırmanacak yerler bulmak mümkün ama buraya ilk kez geldiğimden, araba ve çok fazla tanıdık olmadığından, tırmanış salonuna gitme kararı aldım. Nede olsa zamanında Avrupa’nın en büyük salonuymuş… Ne kadar büyük olabilir ki, gidip görmek gerekli…

Köyde sabahın erken saatinden öğleden sonraya kadar nasıl gideceğimi araştırdım ama hiçbir şey öğrenemedim… Fransızlar bazen tuhaf davranabiliyor... Her yer, her şey Fransız atasözünün ne anlama geldiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum…

-Bu köyden otobüs geçiyor mu? Ben Lyon’a gitmek istiyorum.

-Hımmm… Otobüs… Olabilir… Araban yok mu? Hımmm... Bilmiyorum…

-Ya da yanıt makine gibi hızlı Fransızca konuşarak gelebiliyor…

Ben Türkçeden bildiğim tanıdık kelimelerden oluşan Fransızcamla anlayabildiğim kadar, birazcık da Google Fransa ‘ya sorarak (Google bile tuhaf çalışıyor.) yol yordam bulmaya çalışıyorum. Oto-stop, otobüs, yeraltı treni falan derken biraz sıkıntılı da olsa sonunda tırmanış salonuna vardım…

Le Mur de Lyon;

2200 metre kare tırmanış duvarı olan, 14 metre yüksekliğinde 90 adet tırmanış hattı ve 750 metre kare bouldering duvarı olan, toplamda 290 rotanın olduğu dev bir sanat eseri… İçerisinde sauna, spor salonu, restoran, tırmanış mağazası, macera parkı vs gibi değişik aktiviteler de yapacağınız devasa bir binada yer alan duvar için daha detaylı bilgi için;

www.lemurdelyon.com adresinden inceleyebilirsiniz…

Özellikle panoromik görüntü çok etkileyici...

http://www.lemurdelyon.com/menu/333/panorama-360%c2%b0/

Binanın dış görünümü;

 

Duvar bu kadar büyük olunca benim tansiyonum düştü ve girişte bayıldım, tabi hemen ayılttılar…

Kalksana ya giriş parasını ödemen gerekli, ödeme yapmadan salona giremezsin. Ne kadar?

13,5€! Neyyy!!!

 Arkadaşım ben buranın sahibini tanıyorum ya… Nerde François? Kardeşi yakın arkadaşım, ben ona mail attım, geleceğimden haberi var. Sen kimsin, buranın müdürü nerde ya? Çağır gelsin…

Merdivenlerden inen Fransız şampiyon; François Petit

Baba ne haber ya geldik mekâna girişte tantana yapıyorlar, çok ayıp ya, hani gel Mümin’cim takılırız salon benim, dükkân senin diyordun… Ne oldu ya…

Diyemedim tabi ki… Karşıma yılların efsane tırmanış şampiyonu gelmiş, benimle konuşuyor… Olayın gerçek hikâyesi;

Arnould Petit daha önceki tırmanış yaptığımız zamanlarda hep bahsediyordu, kardeşimin tırmanış duvarı var ne zaman istersen gelebilirsin… Ben de Türkiye’den e-mail atarak rota yapma karşılığında duvarda tırmanma ve çalışmak için anlaşma yapmıştım. Gelişim rötarlı olunca rota değişim haftasını kaçırdığımdan yeni bir anlaşma yaptık… François Petit ile biraz sohbetten sonra bana duvarı tanıtarak, salonda küçük bir gezinti yaptık… Rotalar yenilendiği için yapacak iş kalmadığından patron bana; sen tırman, başka zaman geldiğinde çalışırsın, para vermene de gerek yok diyerek güzel bir jest yaptı… Avrupa’da bu tarz davranışlar pek alışıldık değil ama insanlar tanıdıkları tırmanıcılara destek olmaya çalışıyorlar… Sanırım iyi tırmanıcıların çoğu zorlu dönemlerden geçtiği için, yardıma ihtiyacı olan bir tırmanıcıya ellerinden geldiği kadar destek olmaya çalışıyorlar… Şampiyonlar yumuşak kalpli olurmuş derler...

Şampiyon’un şokunu atıp duvarı detayları ile incelemeye başladım ama bu kez kültür şoku beni fazlasıyla çarptı… Duvarda yaklaşık iki yüz elli kişi aynı anda tırmanıyor, günlük averaj yaklaşık beş yüz kişi desek, 13,5€ çarpı 500, toplamda… Bunun gideri, restorandan ve tırmanış mağazasından ekstra geliri derken eee iyiymiş, güzel para ya… Salon işine mi girsek ya… Bunlar beni ilgilendirmez ama Türk olduğum için aklım hemen bu yönde çalıştı… Döviz kuru, çarpım tablosu ve hesap makinesini bir kenara bırakıp tırmanışa odaklanıyorum… Nereden başlayacağım hakkında hiçbir fikrim yok, duvar o kadar büyük ki, aklım karmakarışık boş gözlerle duvara bakıyorum. Ülkede bu kadar büyük duvar görmeye alışkın olmadığımdan biraz daha küçük bir şeylere ihtiyacım var, bouldering duvarına doğru yöneliyorum.  Her şey açık ve net, bütün rotalar renk olarak ayrılmış ve özel renk grupları olarak zorluk dereceleri verilmiş… Örneğin siyah renk grubu 7C - 8A zorluğu derecesinde, beyaz renk grubu 7A – 7B+ zorluk derecesine sahip. Yapmanız gereken tek şey sizin seviyenize uygun rengi bulup, aynı renk tutamakları takip ederek tırmanmak… Rotalar III dereceden başlayıp X+ dereceye kadar zorluğa sahip, her biri ayrı tarzda güzel rotalar var. Ben ilk günün şoku ve yol yorgunluğu ile saatlerce bouldering yapıp,  günü duvardaki uzun birkaç rotayı deneyerek kapattım…

Ertesi gün yolu öğrenmenin rahatlığıyla sorunsuzca seyahat ederek tırmanış mağazasına gittim. Daha önce tırmanış mağazası gördüm ama aynı cadde üzerinde on tane farklı mağaza hiç görmemiştim. İlk mağazaya iddialı bir dalış yaptım ama sadece bot satıyorlar. Hemen ikinciye ışınlandım, sadece kamp malzemesi satıyorlar, üçüncü kanyon malzemesi, dördüncü kayak, beşinci çanta, altıncı kıyafet, yedinci…  Yorulmaya başladım… Ya arkadaşım tırmanış malzemesi bakıyorum, nerede bu mağaza? En sonuncusu mu? Bittim… Bu caddeden çıkabilirsem salona gideceğim… Bütün mağazaları dolaşarak sonunda tırmanış malzemesi satan mağazaya ulaşabilmeyi başardım… Mağazaların en ufağı iki katlı ve yüzlerce metrekare alana sahip… Süper market gibi satış yapıyorlar… Oradan iki kilo çadır, 3 kilo ekspres, beş kilo ip ver, üstüne de bir poşet tırmanış ayakkabısı sar… Bu ne ya… Elim ayağım titremeye başladı yine, oturacak bir yerler gerekli bana, tansiyonum düşüyor… Bayılacağım sanırım…

-Mösyö iyi misiniz?

-Ne iyi olması şoktayım, su ver bana yoksa mağaza içinde kalp krizi geçirerek ölen tek müşteri olarak tarihe geçeceğim…

Bünyem bu kadar büyük mağaza görmeyi kaldıramadığından, bugünlük bu kadar yeter sonra tekrar gelirim diyerek, bildiğim topraklara salona doğru yol aldım. Salon saat 00.00’da kapandığından bütün gün ve gece bouldering yaparak duvardaki her rotayı tasmasını koparmış köpek misali denediğimden, yerel tırmanıcı olan genç Fransız grubunun dikkatini çektim. Beni hemen halka içine alarak üstüme çullandılar… Ne de olsa onlar için yeni yüzdüm… İşin içine birde Adana aksansı Fransızcam girince baya ilgi odağı oldum…

Bu motivasyon ve enerji nereden geliyor ya? Türk mü? İman gücü herhalde…

Bir iki sıkı rotayı kebap gücüyle bitirip Türk’ün kudretini gösterdim ama sonrasında daha kalabalık ve sağlam bir ekiple gelip, benimle top gibi oynadılar… O rota bu rota derken artık benim ön kollardaki bataryalar tükenmeye başladı… Rotalar üzerine girdiğim iddiaları kaybetmeye başlayınca vakit kaybetmeden bara geçtik. Alkolün, sohbetin ve yolu öğrenmenin rahatlığı ile geç saatte salondan ayrıldım. 22.30 otobüsünü iki dakika gecikme ile kaçırıp 23.30 otobüsüyle yol almaya başladım ama benim gideceğim köyün son otobüsü 20.30’daymış… Hâlbuki otobüs durağındaki zaman çizelgesinde bunu gösteren bir açıklama yoktu. Burası Fransa işte, her şey tuhaf… Örneğin dünyanın her yerinde mavi tabelalı yollar ücretsiz, yeşil tabelalı yollar paralı(otoban)yollardır ama bu Fransa’da tam tersi. Otoyolların (mavi tabela)ücretsiz olduğunu düşünüp 250 kilometre için 40€ para ödemek zorunda kalabiliyorsunuz…

Gitmek istediğim köye giden otobüs olmadığından 23.30 otobüsü ile yolun yarısına kadar gidip, kalan 6,5 kilometreyi gecenin geç saatlerinde, karanlıkta, saçma sapan yollardan yürüyerek eve vardığımda, ev ahalisi ortalığı ayağa kaldırmıştı… Fransızlar… Birinin de aklına beni telefonla arayıp, arabayla gelip almak gelmemiş… Evde ayaklarımı buzdolabında soğutarak, sabaha karşı nalları havaya dikmiş bir vaziyette uyumaya çalıştım… Kısa bir zaman sonra sabah ezanı ile yeni bir güne uyandığımda vücudum yorgunluktan titriyordu… Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş… Sıkı al…

Giderek adapte olduğum Fransız hayat standardıyla, gündelik yaşama iyice ayak uydurmaya başladım. Erken kalkıp eksik kahvaltı yapmak, birkaç saat sonra öğle yemeğini en az üç kadeh şarap içerek tamamlayıp, salona tırmanışa giderek gündelik spor yapmak, akşam yemeğini geç yiyip en az bir şişe şarap içerek yatağa yıkılmak… Alışıyorum…

Dün geceki yürüyüş macerasından sonra bu kez ev sahibinin ikinci arabası olan Renault Twingo model arabasıyla salona gidiyorum. Standartları yükseltiyorum… Salonun önünde park edecek küçük bir yer buldum ama bu araba buraya sığmaz bakışları hemen üstümde toplanıyor… Tanımadığım arabayla geri manevra yeteneğim çok iyi olmadığından arabayı çapraz olarak, bir şekilde iki araba arasına yerleştirdim. Geri kalan kısmı ise arabanın arkasından kaldırıp, sürükleyerek boşluğa güzelce oturttum… Bunu tamda salonun karşısında yapınca herkes tarafından büyük alkış alarak ihtişamlı bir şekilde salona girdim. Türk işte ne bekliyorsun ki… Arabayı sürükleyerek iyi ısındığımdan soluğu hemen bouldering duvarında dün bitiremediğim rotalarda aldım… Duvara iyice adapte olduğumdan bazı sıkı rotaları bitirip, dün kaybettiğim biraları geri toparladım… Uzun duvarda ise durum pek iç açıcı değildi… Tırmanışta Fransız tarzı olan aşırı diz düşürme ekolüne hala adapte olamadım… Zaten uzun gece yürüyüşlerden dizlerim ağrıyor, bir de üzerine duvarda dizleri çatlayana kadar çevirmeye çalışınca pek bir başarı sağlayamadım… Tarza alışmak için biraz daha fazla şarap içmem gerekli…

Ertesi gün dinlenmeye karar verdim ama günü gezerek geçirince aktif dinlenme günü dizlerde sızı yaptı… Dizlerimle birlikte bütün gün çınlayan kulaklarım uğuldamaktan nerdeyse patlayacaktı. Birileri benim hakkımda konuşurdu…

Fransız arkadaşlarım olan Daniel Du Lac ve Nicolas Nastorg konuşması;

Didi;

Benim Türk tırmanıcı bir arkadaşım şu anda burada. Akşam yemeğine davet etmeyi planlıyorum.

Nico;

Aaa tesadüfe bak benim de arkadaşım burada, arayalım da bu gün gelsinler, hem de tanışmış olurlar…

Didi;

Adı ne?

Nico;

Kebap power Mümin.

İkisinin de tek arkadaşı ben olduğumu anladıklarında uzun süre kahkaha atmışlar. Beni aradıklarında hala gülüyorlardı…

Buluşmayı planlayıp arabayla hemen yola düştüm. İkisi Arnas adlı küçük bir köydeki tırmanış duvarında çalışıyorlardı. Yeni bir duvar görmek hiç fena olmazdı…

Arnas'taki duvar;

 Duvarı ilk gördüğümde aklımdan şunlar geçiyordu;

Adana’da yarım porsiyon bir şeyler yemek imkânsız, bir buçuk porsiyon ise gayet normal… Burada her şey büyük lokma, insanın boğazında takılır, nefes alamazsın… Dilim tutulmuş bir şekilde salonda arkadaşlarıma bakıyorum…

Mümin kendine gel, iyi misin?

Bana kal geldi, bir tokat atarsanız ancak kendime gelebilirim… Duvar o kadar etkileyici ki…

Arkadaşlarım toplamda dört rota yapıcı olarak beş gündür Fransa milli takımı sporcuları için yeni rotalar yapıyorlardı. Bazı rotalar teknik zorluğa, bazısı güce dayalı, kimisi ise dayanıklılık tarzında rotalar hazırlıyorlarmış… İki adet lift kiralanmış, dört adet rota yapıcının parası ödenmiş ve duvar üzerinde bulunan rotalar değiştirilerek, takım gelmeden hazırlıkları bitirmeye çalışıyorlar… Bu arada duvar 12 metre yüksekliğe, 40 metre genişliğe sahip mükemmel açılarda olmasının yanı sıra, standart hız duvarı ve üzerinde sabit olan hız rotasına sahip kocaman bir duvar. Duvarda 70 adet III dereceden XI dereceye kadar rotalar var. Yan taraftaki bouldering duvarından bahsedemeyeceğim… Çok büyük…

Bu kadar şoku atlatmak nerdeyse yarım günümü aldı… Duvarda gördüğüm bazı tutamaklar beni her şeyden daha çok etkiledi. Söküp eve götürmek için çok çaba sarf ettim ama başarılı olamadım… Rota yapımı için kullanılan lift için sürücü belgem yokmuş… Ya ben kamyon bile sürüyorum, bunu mu süremeyeceğim? Hadi ulan…

Fransa’da hayat standartları çok yüksek, sporcular her zaman yeni bir duvarda, yeni rotalarda koç ve mentör eşliğinde antrenman yapıyorlar. Bu kadar imkâna rağmen haftada sadece on saat antrenman yaparak ne kadar değerli bir şeye sahip olduklarının farkında değiller… İnsan sahip olduğu şeylerin değerini, kaybedince anlarmış derler… Ama tırmanış bizden o kadar ileride ki, bir şeyleri kaybetmeleri gibi bir olay söz konusu değil… Acaba bu imkânlar bizde olsa buradaki gibi daha kalabalık bir tırmanıcı kitlesi olabilir miydik? Tırmanış seviyesi daha yükseklerde olur muydu? Yoksa bizde buradakiler gibi mi davranırdık… Kim bilebilir ki… İnsan bazen fazlasını görmeyi kaldıramıyor, düşünceler insanı alıp götürüyor… Düşünmek beni çok yordu ve karnım açıktı. Ne zaman yemeğe gidiyoruz?

Yeni nesil şampiyonu Nicolas Nastrong, eski şampiyonlardan ve dönemin çok değerli tırmanıcıları Daniel Du lac, Raphael Cabane ile birlikte güzel bir restoranda uzun bir akşam yemeği eşliğinde doyum olmaz sohbetler yaparak şaraplarımızı yudumladık… Akşam yemeği masası derin sohbetler eşliğinde bana huzur verirken aklımı bir o kadar da karıştırdı… Ben bu esnada dostların ısrarı yüzünden şarabı biraz fazla kaçırmışım… Araba sürmek için iki kadeh olan limiti ben üçle çarpınca emanet arabayla polise yakalanmak hayatta isteyeceğim en son şeydi… Arkadaşlarım ya sen Türksün polisten bir şekilde kurtulursun sözleri pratik zekâmı çalıştırmam gerektiği anlamına geliyordu. Planım; ara yollardan giderek oto yola para ödememek ve polisle karşılaşmamaktı. Hem gecenin bu geç geç saatinde polis olmazdı…

Ama… BİNGO!!! Yakalandım… Ağır alkollüyüm…

Bu konuşmalar Fransızca geçmiştir…

Ben;

İyi akşamlar. Nasılsınız mösyö?

Polis;


İyi akşamlar. Anlayamadığım bölümler…

Ben;

Üzgünüm Fransızca bilmiyorum, İngilizce konuşabilir misiniz lütfen?

Polis;

Bağırış çağırış, kendi aralarında tantana, derin sessizlik… Sonuç; İngilizce konuşabilen birileri yok…

Ben;

Siz istiyor belgeler?

Polis;

Evet.

Ben;

Belgeleri uzattıktan hemen sonra konuya Türkçe konuşmaya devam ederek kaldığım yerden aralıksız olarak devam ettim;

Ya komiserim valla bana içirdiler, benim bir suçum yok ya, iç dediler, bir şey olmaz dediler, polis karışmaz, sen turistsin dediler, ben sporcuyum, alkol almam, hem adım Mümin benim… Ya uğraşma benle, araba zaten emanet, sahibine ne diyeceğim, bak burada telefonla konuşmak çok pahalı ya, ben arayamam, senden çağrı atsak olur mu? Ya bırak beni eve gidim, zaten geç oldu saat, evde çoluk çocuk beni bekler, merak eder, hanım dır dır eder, bırak beni gidim ya… Komiserim bırak beni ya… Gidim ya… Komiserim nolur ya bıraksan beni…

Adamcağız ben yedi buçuk dakika boyunca nefes almadan Türkçe konuşunca neye uğradığını anlayamadı.

Polis cevabı sanırım şu şekildeydi;

Defol git, gözüm görmesin seni…

Tüm olayı tek kelime ile açıklamaya çalışırsak;

Çok şanslıyım… Gelecek sefere bu kadar risk almaya gerek yok…

Hayatta bazı şeylerden hiç ders çıkartamadım, hatta sınırları zorlamayı çok sevdim… Ertesi gün yeniden arabayla ve alkol yüklü olarak duvara tırmanışa gittim. Öğlen yemeğini şarap eşliğinde taçlandırmamak imkânsız… Neyse ki bu kez kontrol bende ve kadehimi duvara karşı kaldırıyorum. Bouldering duvarındaki zor projelerimi bitirip, koşarak uzun duvardaki rotalara atakta bulunuyorum. Hemen birkaç tane VIII ve VIII+/IX- rotayı tırmanıp ısınmayı tamamlıyorum. Ardından iki gündür kestiğim IX+/X- ve X- rotalar var… Dinlenmeden sonra bugün baya iyi tırmanıyorum… Bu kadar güzel ve yoğun tırmanış üzerine sauna ile kendimi ödüllendirip eve geçiyorum… Bütün gece Daniel’in söyledikleri aklımda olunca uykularım kaçtı ve çok geç uyudum… Acaba ısrarla teklif ettiği şeyleri yapmalı mıydım?

Yaklaşık on iki yıllık tırmanış hayatım boyunca çok fazla olmasa da, bir miktar seyahat ettim, yollarda gezindim durdum… Ama hala korkularım var… Cesur davranıp bazı ataklar yapmak hala çok zor… Bu kadar riski bu bünye kaldırabilir mi? Çok az parayla hayat bir şekilde Avrupa’da da idame ettirilebilir mi? Hayatın akışında bir adım daha yukarı yükselmem gerekiyordu ama korkularım vardı, bu başka bir şeydi…

Daniel daha güneye onu ziyarete gelmemi istiyordu, onun evinde kalarak beraber tırmanışa gidebileceğimizden, hatta sonrasında onun arabasıyla nereye gitmek istersem oraya devam edebileceğimden bahsedip duruyordu. Cebimde Türkiye’den gelirken sadece 70€ vardı ve ben bunun 30€’sunu bir haftada harcamıştım. Güneye trenle gitmek 60€, bende var 40€… Sence ne yapmalı? İnsan yola çıkarken hep farklı duygulara kapılır, yolda ise bambaşka duygular saran ruhunu… Önemli olan yolda doğru çeşmelerden su içip, doğru insanlarla yol almak derler… En zor kısmı ise bunu yapabilmek için yola düşmek gerekli derler…

Avrupa’da arabası ile tek başına seyahat etmek istemeyen bazı insanlar www.covoiturage.com sitesine ilan verip yanına düşük bir ücret karşılığı yolcu alıyorlar… Ben de bu servisi kullanarak 25 Mart 2012 tarihinde güneye Montpellier’e doğru yol almaya başladım. Daniel beni yoldan karşılayarak evde çok güzel bir akşam yemeği eşliğinde tırmanış planı yapmaya başladı… Dışarıya tarihi tırmanış bölgelerine kaya tırmanışa gitmek… Efsanelerle dolu, efsanevi tırmanış bölgeleri… Heyecandan bütün gece uyuyamadım, evde uyuduğum odada her yer madalya, kupa ve tırmanış malzemesi dolu… Nasıl uyuyabileceksin ki?

Sabah sportif bir kahvaltı yaptıktan sonra kısa bir yolculukla Claret bölgesine tırmanışa gittik. Fransa tırmanış tarihinde büyük öneme sahip, dönemin en zor rotalarına ve en iyi tırmanıcılarına ev sahipliği yapmış bu bölgede kaya yapısı kireçtaşı ve yaklaşık 250 adet rota var. Her yer yıllanmış şarap gibi, tarih kokuyor… Ülkede tırmanış çok yaygın ve uzun zamandır yapıldığından pazartesi günü bile tırmanan birileri ile karşılaşmak mümkün… Kutsal topraklarda akşamüzerine kadar tırmanıp, şehrin meydanında bir şeyler içerek günümüzü sonlandırdık.

Claret kaya bandının genel görüntüsü;

Salı günü Nico ile buluşup Saint Guilhem le Desert’e tırmanışa gittik. Tepelerin arasındaki vadi oluşumda dağınık sektörlere sahip bu bölge bana biraz Çakıt’ı andırdı… Bizim hayatta rota açmayacağımız uzak yerlere insanlar üşenmeyip yürüyerek, sabit hatlardan tırmanarak kayalara ulaşıyor… Alpin coğrafyaya sahip bu bölge de kireçtaşı kanyon yapının içerisinde avlanmaya gelen yerli halkın bir kısmı tırmanışı yasaklamış ama sözde yasak olan bölgede hafta içi karavanlarıyla yaşayan bir sürü tırmanıcıyla karşılaştım… Bütün gün sektörlerde gölgenin peşinden koşarak, ne kadar klasik rota varsa hepsini denedim. Yürümeye takatim kalmayana kadar tırmandık...

Saint Guilhem le Desert kayalarının uzaktan görünümü;

Tırmanış yapılan vadiye en yakın yerleşim yeri olan Saint Guilhem le Desert sanırım hayatım boyunca gördüğüm en güzel köy olabilir. Tarihi dokusu sayesinde kısa sürede çok popülerleşmiş ama hala kendine özgü olan o havasını kaybetmemiş. Yan yana taş binaların teraslarındaki işlemeler, evlerdeki rengârenk pencere kepenkleri, yürürken insanın huzur bulduğu tipik dar taştan sokaklar… Yavaşlamış yaşamın yıllardır yaşlandıramadığı devasa çınar ağaçlarının yeşilliği ile süslenmiş katedral… İnsanın ömrünün geri kalanını geçirmek isteyeceği, huzur dolu bir hayat yaşayabileceği harika bir yer… Tırmanıştan sonra köyün içinde yürümek insanı dinginleştiriyor… Meydandaki devasa çınar ağacının altında huzur dolu bir bira keyfi yaptıktan sonra köyden ayrılmak bende biraz hüzün yarattı ama yeniden gelmek isteğiyle vedalaştık…

Köyün görünümü;

Montpellier’de ki geri kalan günlerimi şehrin içinde bulunun farklı tırmanış duvarlarında tırmanarak geçirdim. Her duvar bende ayrı bir şok yarattı… O kadar etkileyici ki, uçağa bineceğim gün bütün eşyalarla salona gidip akşama kadar tırmandım. Altissimo firmasının Fransa’nın farklı yerlerinde on tane salonu var… Ben Montpellier’de şehrin içerisinde bulunan iki farklı tırmanış salonunu ziyaret ederek tırmanma şansım oldu… Daha detaylı bilgi için; www.altissimo.fr adresinden inceleyebilirsiniz…

Her yer tırmanış duvarı, tırmanış mağazası, tırmanış bahçeleri ve dağlarla çevrili… Yıllar önce başlayan tırmanış çok gelişmiş ve yayılmış… Herkes tırmanış hakkında bir şeyler biliyor ve spor yapıyor… İnsanlar yaşam boyu spor adına mutlaka hobi olarak bir aktivite yapıyorlar. Aklınıza bile gelmeyecek köy yolunu yürüyüş patikası olarak belirleyip, kitabını yapıyorlar… Bu yüzden her şey hazır ve kolayca ulaşmak için tasarlanmış… Yıllar öncesinden gelen tırmanış şu an bizim ülke ile kıyaslarsak çok önde… Acaba bizde yıllar sonra ne hale gelecek merak ediyorum…

Tırman tırman nereye kadar diyerek kendimi güneyin sahillerinde denize attım ve geriye kalan günlerimi şehir turu, plaj, dostları ziyaret, alış veriş derken tükettim…  Özellikle Montpellier şehrine çok yakın olan sahil inanılmaz güzellikte doğaya sahip. Eski zamanlardan günümüze kadar hırpalanmamış olarak kalabilen katedral ise göz kamaştırıcıydı… Denizin şehre yakınlığı güzel havalarda insanları sahile topladığından, piknik, yüzme ve tarihi doku ile tanışmak için güzel bir hafta sonu oldu…

Yıllardır hep korktuğum pahalı Avrupa yaşamı aslında doğru insanlarla karşılaşınca ve küçük desteklerle benim tahmin ettiğimden daha iyi oldu. Ben Geyikbayırı’nda kurduğum arkadaşlıklar sayesinde bunu gerçekleştirebilme şansına sahip olduğum halde yıllarca çok korktum… Şimdi ise daha fazla vakit kaybetmeden insanlarla daha çok paylaşımda bulunarak bir süre orada, memleketin dışında kalmaya çalışacağım… Buda yazının diğer parçası olacak…

Benimle birlikte aynı hayalin peşinden koşan ve benim hayallerimi gerçekleştirebilmeme yardımcı olan bütün dostlara çok teşekkür ederim.

Sevgiler…

Fransa’da yaşam için küçük notlar;

Hayat diğer Avrupa ülkelerine göre biraz daha pahalı olduğundan harcamalarınıza dikkat edin.

Yemek kültürü inanılmaz… Fransa’da yaklaşık 1500 çeşit peynir ve sayısını hatırlayamadığım kadar değişik tatta şarap var. Şarap içmek hayatın bir parçası olduğundan alkole dikkat etmek gerekli, eğer benim gibi sabah kahvaltısını içki ile yaparsanız, günün geri kalanında da durmak pek mümkün olmuyor…

 Akşam yemekleri öncelikle aperatif ile başlayıp ana menüye geçilerek saatlerce masada kalınabiliyor. Özellikle et yemekleri az pişmiş olarak servis ediliyor. Bazı deniz mahsulleri ise çiğ olarak yeniliyor. Benim midye olarak düşündüğüm ve yemeyi planladığım ama gerçekte istiridye olduğunu anladığım çiğ yemek hikâyesi için güzel bir maceram var…

Fransa’nın değişik şehirlerine uçan firmalarla aktarmasız uçuş bulmak mümkün. Örneğin; ben dönüşte Marsilya’dan İstanbul’a 50€ karşılığında bilet buldum. Yukarıda bahsettim oto-stop servisini kullanarak havalimanına kadar sorunsuzca geldim ama bazı havalimanları şehrin çok dışarısında olduğu için seçiminizde dikkatli olmakta fayda var.

Güney Fransa dışarıdan çok göç aldığı için hayat biraz aktif ve karışık olduğundan dikkatli olmakta fayda var… Arap, Afrikalı, Türk ve daha farklı ülkelerden gelip burada yaşayan çok fazla insan olduğundan klasik Fransa hayat tarzından biraz karmaşık bir yaşam hâkim… Güney her yerde farklı…

Şehrin içerisinde alış veriş ve tarihi doku adına gezilecek çok yer olduğundan tırmanış planı yaparken dinlenme günleri sayısını artırmak faydalı olabilir.

 



English version
Sponsorlar